Şeytansız Bir Dünyanın Sessizliğine Kim Katlanabilir?
Dünya tarihi, ilk bakışta
karmaşık bir olaylar yumağı, başı sonu belli olmayan gürültülü bir kaos gibi
görünür. Krallıklar yükselir ve çöker, devrim ateşleri yanar ve söner,
ideolojiler birbiriyle çarpışır. Yıllarca bu karmaşanın, sadece siyasi
çıkarların veya ekonomik dengelerin bir sonucu olduğunu sandık.
Ancak o yüzeydeki toz bulutunu
üflediğimizde, altta yatan o kadim ve değişmez yapıyı, o ürkütücü iskeleti fark
ediyoruz: Her devirde tanrı olmak isteyen bir fani ve onun nefes almasını
sağlayan bir Şeytan.
Bu, sadece edebi bir benzetme
değil; siyasetin derin antropolojik kökenine inen bir teşhistir. Tanrı
pozisyonuna talip olan her aktör ister bir lider ister bir ulus, isterse
dünyayı kurtarmaya soyunmuş bir ideoloji olsun, kendi kutsal otoritesini, ancak
ve ancak mutlak bir kötülük figürüne, yani bir "Şeytan"a yaslayarak
kurabilir.
Şeytan, Tanrı’nın
aynasıdır; o ayna kırılırsa, Tanrı sıradanlaşır, büyüsü bozulur ve meşruiyeti
yok olur. İnsanlık tarihinin en eski mitlerinden bugünün modern krizlerine
kadar her şeyi açıklayan o karanlık düalizm işte budur.
Bu tez bize siyasetin neden asla
tarafsız, "steril" bir alan olamayacağını gösteriyor. Çünkü her
siyasi hareket, kendini "iyi" olarak etiketleyebilmek için bir
"kötü"yü icat etmek zorundadır. Tıpkı antik mitlerde tanrıların canavarları
yenerek rüştünü ispatlaması gibi, modern liderler de "teröristler",
"hainler" veya "ötekiler" üzerinden halklarını hipnotize
eder. Şeytan’ın yokluğu, Tanrı’nın da yokluğunu ima eder. Barış vaat eden her
ideolojinin, paradoksal bir şekilde sürekli yeni düşmanlar üretmek zorunda
kalması bundandır.
Bu, insanın Tanrı olma arzusunun
hüzünlü hikâyesidir. Ancak bu arzu asla tatmin olmaz; çünkü Şeytan’ı yok etmek,
oyunun kendisini bitirmek demektir.
Tarihin sayfalarını
çevirdiğimizde, Tanrı olmak isteyen figürlerin Şeytan’a olan o
"biyolojik" bağımlılığını defalarca görürüz. Antik Mısır’ın o
kavurucu güneşi altında Firavun, kendini Tanrı Ra’nın yeryüzündeki gölgesi ilan
ederken, kaos yılanı Apep’i boşuna mutlak düşman seçmemişti. Düzenin var olması
için kaosun, ışığın kutsanması için karanlığın tehdidi şarttı. Apep olmadan
Firavun’un tanrısallığı anlamsızdı. Nil Vadisi’nin bereketi bile, her gece Apep
ile yapılan o görünmez savaşa bağlıydı. Halkı Tanrı-kral etrafında birleştiren
şey, sevgi değil, Apep korkusuydu.
Bu desen, Yahudi-Hristiyan
geleneğinde de bozulmadı. Yahve, İsrail’i "seçilmiş halk" olarak
onurlandırırken, Amalek gibi "ebedi düşmanlar" yarattı. Tevrat’taki
“yok et" emri, askeri bir stratejiden öte teolojik bir zorunluluktu; çünkü
Şeytan olmadan seçilmişliğin ispatı mümkün olamazdı.
Orta Çağ’da Haçlı
Seferleri’ni yöneten Papa, "kâfir" ilan ettiği Müslümanları Şeytan’ın
askerleri olarak kodlayarak kendi kutsal otoritesini perçinledi. Bu seferler
Avrupa’yı birleştirdi belki ama her "kutsal" savaş gibi kendi içindeki
"heretik" şeytanları da doğurdu.
Modern zamanlara geldiğimizde
işler daha da karmaşıklaştı ama öz aynı kaldı. Fransız Devrimi’nde Robespierre,
"Erdem’in Tanrısı" rolüne soyunurken, giyotinleri aristokratların
kanıyla suladı. Terör Rejimi, Şeytanları temizleme ayiniydi; ancak düşen her
baş, binlerce yeni şüpheli, yeni şeytan doğurdu.
Devrim, Şeytansız yaşayamazdı.
Sovyetler’de Lenin ve Stalin, "Yeni İnsan"ı yaratma iddiasıyla
burjuvaları ve sonradan Troçkistleri iblisleştirdi. Büyük Temizlikler,
Stalin’in tanrısallığının diyetiydi; milyonlarca "halk düşmanı" olmadan
rejim ayakta kalamazdı.
Ve tarihin en karanlık sayfası:
Nazi Almanyası. Hitler, Ari ırkı "bin yıllık bir cennetin" mesihleri
olarak sunarken, Yahudi’yi kozmik bir Şeytan, bir virüs olarak kodladı. Yahudi
olmadan Ari üstünlüğü bir hiçti. Holokost, bu Şeytan’ı yok etme girişimiydi ama
paradoksal olarak rejimin kendi intiharı oldu.
Soğuk Savaş’ta Amerika
"Özgür Dünya"nın Tanrısı olmak için Sovyetler’i "Kızıl
Şeytan" ilan etti; McCarthyizm bu korkunun içerdeki yansımasıydı.
Meselenin sosyolojik röntgenini
çektiğimizde, René Girard’ın o sarsıcı "günah keçisi" teorisiyle
yüzleşiriz. İnsan arzusu mimetiktir, yani taklitçidir. Biri bir şeyi
istediğinde, diğeri de onu ister ve bu kaçınılmaz bir rekabet doğurur. Bu rekabet
şiddete, şiddet ise toplumsal bir salgına dönüşür. Toplum "herkesin
herkese karşı savaşı"na sürüklenirken, bir tek çıkış yolu kalır: Bütün
suçu bir kişiye veya bir gruba yüklemek. Günah keçisi, aynı zamanda Şeytan’dır.
O hem en büyük suçlu hem de paradoksal bir şekilde kurtarıcıdır; çünkü onun
kurban edilmesi toplumun birliğini sağlar, tansiyonu düşürür. Girard, tüm
mitolojilerin bu kanlı temel üzerine kurulduğunu söyler. Ancak modern siyaset,
bu ilkel ayini çağdaşlaştırarak sürdürür.
Fransız Devrimi’nde
aristokratlar, Stalin Rusyası’nda Troçkistler, Nazi Almanyası’nda Yahudiler...
Hepsi, toplumun kendi içindeki şiddeti boşaltmak için seçtiği kurbanlardı.
Durkheim’ın bahsettiği o "kolektif coşku", ancak ortak bir nefret
nesnesi üzerinden sağlanabiliyordu. Bugün popülizmin yükselişinde de aynı
mekanizma işliyor. Trump, "Amerika'yı Yeniden Büyük Yap" vaadini
"globalistler"i günah keçisi ilan ederek kurdu.
Girard’ın radikal iddiası
kulaklarımızda çınlamalı: Toplum, Tanrı’yı taklit etmek ve kendini kutsamak
için Şeytan’ı öldürmek zorundadır. Ancak bu bir döngüdür; bir keçi kurban
edildiğinde, toplumun birliği için hemen yenisi aranmaya başlar. Totaliter rejimlerin
"iç düşmanı" asla bitirmemesi bundandır; 1984 romanındaki gibi,
Şeytan yoksa bile laboratuvarlarda üretilir.
İşin psikolojik derinliğine
indiğimizde, Tanrı olmak isteyenin Şeytan’a duyduğu ihtiyacın narsisistik bir
kriz olduğunu görürüz. Freud’a göre birey, o ideal benliğini kurabilmek için
içindeki kötü nesneleri dışarıya kusar, yansıtır (projeksiyon). Lider, kendi
yetersizliklerini, hatalarını ve karanlık yönlerini Şeytan’a yükleyerek kendini
"saf iyi", adeta bir ilah olarak sunar. Kitleler de bu oyuna katılır;
çünkü Fromm’un dediği gibi "özgürlükten kaçış", insanları sorumluluk
almaktansa bir Tanrı’ya sığınmaya iter. Şeytan, hepimizin
bastırılmış suçluluklarının taşıyıcısıdır.
Lacan’ın "Büyük Öteki"
kavramı burada devreye girer. Tanrı pozisyonu, sistemdeki eksikliği gizler;
Şeytan ise bu eksikliğin somutlaşmış halidir. Vamık Volkan’ın "seçilmiş
travma" teorisi, bir grubun kendini "Tanrı’nın seçilmişleri"
olarak görmesinin, mutlaka karşıt bir "seçilmiş Şeytan" üretmesini
gerektirdiğini anlatır. Milliyetçiliklerin "ebedi düşman" söylemi tam
da budur.
Hitler’in Yahudi nefreti, aslında
kendi narsisistik yaralarını iyileştirme çabasıydı. Stalin’in paranoyası,
Troçkistleri Şeytanlaştırarak kendi tanrısallığını koruma kalkanıydı. Bugün
"üst akıl" söylemleri, kitlelerin yaşadığı travmaları dışsal bir
düşmana yansıtarak toplumsal bir terapi seansına dönüşüyor. Rasyonel argümanlar
değil, Şeytan korkusu kitleleri bir arada tutuyor. Ve bu dinamik maalesef
döngüseldir; bilincin derinliklerinde bir devrim olmadıkça, Şeytan’ı
yok etmek sadece yeni bir Şeytan doğurur.
Siyaset felsefesi açısından
baktığımızda, modern devletin aslında "sekülerleşmiş bir kilise"
olduğunu görürüz. Hikâye Hobbes’un Leviathan’ı ile başlar. Devlet, o korkunç
doğa durumunun (yani Şeytan’ın) korkusuyla kurulur. Egemen güç, bu korkuyu
canlı tutarak tanrısallığını sürdürür. Schmitt’in dediği gibi,
siyasetin özü "dost-düşman ayrımı"dır. Egemen olan, Şeytan’ın kim
olduğuna karar vererek Tanrı rolünü üstlenir. Bu teolojik bir
yapıdır; modern devlet, Tanrı’nın mucize yetkisini devralmıştır.
Hegel’in diyalektiği bize
Tanrı’nın (Tez), ancak Öteki/Şeytan (Antitez) ile var olabildiğini
gösterir. Tarihin sonu, Şeytan’sız bir dünya demektir ki bu
siyaseten imkânsızdır. Machiavelli’nin prensi, erdemini
düşmanlarına karşı göstererek kazanır; düşmansız prens sıradan bir yöneticidir.
Agamben’in "homo sacer"i modern dünyanın Şeytan’ıdır: Öldürülebilir
ama kurban edilemez, hukuk dışına itilmiş varlıktır. Devlet bu figürü üreterek
kendi sınırlarını çizer.
Nietzsche’nin "Tanrı
öldü" çığlığından sonra gelen "Üstinsan" arayışı bile yeni
Şeytanlar üretmekten kurtulamamıştır. Walter Benjamin’in ilahi şiddeti mevcut
düzeni ifşa eder ama döngü yeniden başlar. Sonuç acıdır: Siyaset,
teolojik bir kalıntıdır; sekülerleşme dediğimiz şey kocaman bir yanılsamadır.
Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi
olan devlet, Şeytan imgesi olmadan var olamaz.
Bütün bu tablonun sonunda
vardığımız yer, çözümsüz bir paradokstur: Şeytan’ı yok etmek için yola çıkan
her hareket, kendi varlığını sürdürebilmek için yeni Şeytanlar üretmek
zorundadır. Cihat, sınıf savaşı, demokrasi getirme vaadi, terörle mücadele...
Hepsi aynı döngüyü besler. Eğer Şeytan gerçekten ortadan kalkarsa, Tanrı
meşruiyetini yitirir, hikâye biter. Siyasetin çıkmazı budur.
Bu yüzden "mutlak
barış" vaatleri sahtedir. Mutlak iyi, mutlak kötü olmadan tanımlanamaz.
Desakralizasyon, yani kutsallıktan arınma tek çıkış yolu gibi görünse de
pratikte bir ütopyadır.
Tarih, devrimlerin kendi
çocuklarını yediği o trajik sahneleri tekrarlayıp duruyor. Bugünün popülizmi,
kutuplaşması ve bitmek bilmeyen krizleri, bu paradoksun güncel tezahürleridir.
Siyaset, Tanrı olma arzusunun
sahnelendiği kanlı bir tiyatrodur. Bu sahnede Mesih ve Şeytan etle tırnak
gibidir; ayrılamazlar. Şeytan’ın son nefesi, Tanrı’nın da son nefesidir. Tarih
boyunca bize fısıldanan tüm o büyük vaatler, aslında bir cümleye indirgenebilir:
"Ben Tanrı olmak istiyorum, bu yüzden sen Şeytan olmak zorundasın."
Oyun, yeni aktörlerle, yeni
maskelerle devam ediyor. Belki de kazanmanın tek yolu, Tanrı olmaya
çalışmaktan, o kibrin zehirli şarabından vazgeçmektir.
Fakat Şeytan’sız bir dünyanın
sessizliğine kim katlanabilir?

Yorumlar
Yorum Gönder