‘Kullan-At’ Toplumu ve Geçicilik Kültürü
Çağdaş uygarlığın en belirgin ve
sarsıcı özelliği, yalnızca teknolojinin ilerleme hızı veya bilginin katlanarak
artması değil, bireyin çevresiyle kurduğu ilişkilerin zamansal dokusundaki
radikal dönüşümdür. Tarihsel süreç boyunca, insan yaşamı görece durağanlık ve
kalıcılık üzerine kuruluyken, günümüzün süper-endüstriyel toplum yapısı,
"geçicilik" (transience) olarak tanımlayabileceğimiz yeni bir boyuta
evrilmiştir. Bu durum, sadece fiziksel nesnelerle olan etkileşimimizi değil,
aynı zamanda mekanlarla, kurumlarla, fikirlerle ve en önemlisi diğer insanlarla
kurduğumuz bağların süresini de dramatik bir biçimde kısaltmaktadır.
Değişimin ivme kazandığı bu yeni
düzende, gerçeklik algımız sürekli bir akış halindedir ve bu akış, yaşamın her
alanında "kullan-at" zihniyetini egemen bir kültürel kod haline
getirmektedir. Geçmişin "yerleşik" ve "kalıcı" değerlerinin
yerini, şimdinin "seyyar" ve "modüler" yapıları almakta; bu
da bireyi, adaptasyon sınırlarını zorlayan muazzam bir psikolojik ve sosyolojik
baskı altına sokmaktadır.
Nesnelerle olan ilişkimiz, bu
geçicilik kültürünün en somut göstergesidir. Geleneksel toplumlarda bir eşya,
nesiller boyu kullanılmak, onarılmak ve miras bırakılmak üzere üretilirdi;
kalıcılık bir idealdi. Ancak modern üretim dinamikleri ve teknolojik inovasyonun
hızı, "kalıcılık ekonomisi"ni yıkarak yerine "geçicilik
ekonomisi"ni getirmiştir. Artık ürünler, fiziksel olarak eskimeden çok
önce işlevsel veya psikolojik olarak eskimeye (demode olmaya)
programlanmaktadır. Mendillerden çocuk bezlerine, mobilyalardan elektronik
cihazlara kadar her şey, kısa süreli kullanım ve hızlı değişim döngüsü için
tasarlanmaktadır.
Bu durum, bireyin fiziksel çevresiyle kurduğu bağın niteliğini değiştirir; nesnelere duyulan bağlılık azalırken, nesnelerin hayatımızdan geçiş hızı artar. Tüketici, bir nesneye sahip olmaktan ziyade, o nesnenin sağladığı geçici faydayı tüketmeye odaklanır. Bu "kullan-at" mantalitesi, sadece çöp dağları oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda insan zihninde ilişkilerin -ister bir araba ile ister bir insan ile olsun- doğası gereği geçici olduğu fikrini pekiştirir.
Bu geçicilik hali, mekânla olan
ilişkimize de sirayet ederek "yeni göçebeler" sınıfını ortaya
çıkarmıştır. Coğrafya, bir zamanlar insanın kaderini belirleyen sabit bir
unsurken, günümüzde modern ulaşım ve iletişim teknolojileri sayesinde aşılabilir,
değiştirilebilir ve geçici bir dekora dönüşmüştür. İnsanlar artık doğdukları
yerde yaşlanıp ölmemekte; eğitim, kariyer veya sadece "değişiklik"
arayışı nedeniyle şehirler, bölgeler ve hatta kıtalar arasında sürekli bir
hareket halinde yaşamaktadırlar. Bu hareketlilik, "yer" kavramını
köklerinden kopararak, onu işlevsel bir konuma indirgemektedir.
Ev, artık kuşaklar boyu süren bir
aidiyet mekânı değil, yaşam döngüsünün belirli bir aşamasında kullanılan geçici
bir barınaktır. Bu durum, bireyin yerel topluluklarla olan bağlarını
zayıflatmakta, komşuluk ilişkilerini yüzeyselleştirmekte ve kişiyi köksüzleştirerek,
her yerde olan ama hiçbir yere ait olmayan bir "küresel yabancı"ya
dönüştürmektedir. Mekânsal geçicilik, sosyal taahhütlerin azalmasına ve bireyin
topluma karşı sorumluluk duygusunun erozyona uğramasına neden olmaktadır.
Mülkiyet kavramının kendisi de bu
süreçte büyük bir dönüşüm geçirerek "kiralama devrimi"ne yol
açmıştır. İnsanlar, nesnelerin mülkiyetine sahip olmanın getirdiği uzun vadeli
sorumluluk ve bağlılıktan kaçınarak, yalnızca kullanım hakkını elde etmeyi
tercih etmektedirler. Arabalardan mobilyalara, sanat eserlerinden giysilere
kadar her şeyin kiralanabilir olması, bireyin maddi dünyayla olan ilişkisini
daha da geçici ve parçalı hale getirmektedir. Kiralama, aslında bir tür
"kullan-at" deneyimidir; nesneyle kurulan ilişki, sözleşme süresiyle
sınırlıdır ve bu süre dolduğunda ilişki iz bırakmadan sona erer. Bu durum,
yaşam tarzlarının hızla değiştirilebilmesine olanak tanırken, aynı zamanda
bireyin hayatındaki istikrar unsurlarını azaltmakta ve yaşamı, birbirine eklemlenmiş
kısa vadeli deneyimlerin bir toplamına dönüştürmektedir. Sahip olmak yerine
deneyimlemek, biriktirmek yerine akışta kalmak, yeni çağın temel varoluş biçimi
haline gelmiştir.
Belki de en çarpıcı ve insani
açıdan en zorlayıcı değişim, insanlar arası ilişkilerde gözlemlenen
"modülerleşme" sürecidir. Modern insan, kent yaşamının karmaşası ve
hızı içinde, karşılaştığı herkesle derinlemesine ve bütüncül bir ilişki kurma kapasitesine
sahip değildir. Bu nedenle, insan ilişkileri de işlevsel parçalara, yani
modüllere bölünmüştür. Artık karşımızdaki kişiyi "bütün" bir insan
olarak değil, sadece işlevsel bir rolü (ayakkabı satıcısı, bankacı, doktor,
meslektaş) üzerinden tanımaktayız. Bu, "Modüler İnsan"dır; ilişkileri
sınırlı sorumluluk ilkesine dayanır ve yalnızca belirli bir ihtiyacın
karşılanması süresince devam eder. İlişkinin süresi kısalmış, derinliği
azalmış, ancak etkileşimde bulunulan insan sayısı muazzam ölçüde artmıştır. Bu
durum, bireye geniş bir sosyal ağ ve hareket özgürlüğü sağlasa da aynı zamanda
derin bir yalnızlık ve yabancılaşma hissini de beraberinde getirir. İnsanlar
birbirlerinin hayatlarına hızla girip çıkmakta, "arkadaşlıklar"
coğrafi veya mesleki değişikliklerle kolayca sonlanabilmekte ve birey,
kalabalıklar içinde, parçalanmış ve geçici temaslarla dolu bir sosyal evrende
sürüklenmektedir.
Teknolojik ivmenin ve sosyal
değişimin bu denli yüksek olduğu bir çağda, "geçicilik" (transience),
modern yaşamın baskın karakteri haline gelmiştir. Nesneler, yerler, insanlar,
fikirler ve hatta kurumsal yapılar, bireyin yaşamından giderek artan bir hızla
akıp gitmektedir. Bu durum, insan psikolojisi üzerinde daha önce
deneyimlenmemiş bir adaptasyon baskısı yaratır. Birey, sürekli değişen bir
çevrede ayakta kalabilmek için esnek olmak, hızlı kararlar vermek ve bağlarını
çabucak koparıp yenilerini kurmak zorundadır. Ancak bu sürekli yeniden
yapılanma süreci, geleceğin şokunu bugünden yaşatmakta; köksüzlük, anlamsızlık
ve yönelim bozukluğu gibi patolojileri beslemektedir.
Geçicilik kültürü, özgürleştirici
olduğu kadar, insanı kendi kurguladığı hızın ve yeniliğin kurbanı haline
getirme potansiyeli de taşımaktadır.
Modern toplumun önündeki en büyük meydan okuma, bu kaçınılmaz akışkanlık içinde insani değerlerin, sürekliliğin ve anlamın nasıl korunacağını yeniden tanımlamaktır

Yorumlar
Yorum Gönder