İncir Ağacının Gölgesinden Toplumsal Uçuruma
Bazı sahneler vardır, zihninize
bir kıymık gibi batar ve bir daha oradan çıkmaz. Necip Fazıl Kısakürek’in Türk
edebiyatına armağan ettiği o sarsıcı eser, Bir Adam Yaratmak piyesini
hatırlayın. Ya da daha görsel bir hafızayla, Yücel Çakmaklı’nın yönetmenliğinde
çekilen filmi ve başroldeki Ahmet Mekin’in o tekinsiz, huzursuz, varoluş
sancısıyla kıvranan bakışlarını gözünüzün önüne getirin. Eserin merkezinde
duran imge, basit bir botanik varlık değil, adeta yaşayan, nefes alan ve kurban
isteyen bir "kader" simgesidir: Bahçedeki İncir Ağacı.
Oyunun kahramanı Hüsrev,
babasının kendisini o ağaca asarak intihar etmesiyle ruhunda onulmaz yaralar
açılmış marazi bir tiptir. Onun trajedisi, babasının ölümüyle bitmemiş, aksine
o ölümle başlamıştır. Hüsrev, bir sarkaç gibi geçmişin karanlığı ile bugünün
gerçekliği arasında gidip gelirken, dilinden düşürmediği o meşhur soruyu sorar
annesine: "Anne, babam kendini niye astı?"
Bu soru, sadece bir merakın
ifadesi değildir; nesiller boyu süren bir travmanın, genetik bir miras gibi
devredilen bir buhranın ve insanın kendi varlığıyla giriştiği nihai
hesaplaşmanın sesidir.
Hüsrev’in yazdığı romanın
kahramanının da tıpkı babası gibi kendini incir ağacına asması, kurgu ile
gerçeğin sınırlarını tehlikeli bir biçimde silikleştirir. Bu durum
gazetecilerin kulağına gittiğinde ise olay, bireysel bir acıdan çıkıp toplumsal
bir seyirlik malzemeye dönüşür. Toplumun felaketlere duyduğu o hastalıklı
merak, "Acaba yazar da babasının kaderini mi yaşayacak?"
fısıltılarıyla Hüsrev’i kuşatır. Annesi Ulviye Hanım’ın, oğlunu korumak
güdüsüyle bahçedeki o "lanetli" ağacı kestirmesi ise çaresizliğin en
somut halidir. Çünkü sorun, dış dünyadaki bir ağaç gövdesinde değil, Hüsrev’in
iç dünyasını kemiren o derin boşluktadır.
Hüsrev akıl hastanesine
götürülürken dudaklarından dökülen o son cümle, aslında modern insanın ruh
halini özetler niteliktedir: "Ne yapayım anne, kestiniz incir
ağacımı..." Tutunacak son dalı, hatta ölecek son sığınağı bile
elinden alınmış bir ruhun çığlığıdır bu.
Edebiyat, istatistiklerin soğuk
diliyle anlatılamayanı anlatır; intiharın hissiyatını verir.
Necip Fazıl, intiharı bir "kader ve cinnet" sarmalı olarak işlerken,
Attilâ Şenkon Ten Yükü romanında meseleye bambaşka, daha
bedensel bir yerden bakar.
Şenkon’un dünyasında intihar,
ruhun bedene dar gelmesi halidir. Romandaki Metin karakteri, karısının ihaneti
ve hayatın anlamsızlığı karşısında "fare zehri" içerek intiharı
seçer. Yazar bu seçimi, "yenilgiyi hemen kabullenen pısırık bir kahramana
layık, silik bir son" olarak betimler. Burada intiharın yöntemleri üzerine
yapılan o tekinsiz hiyerarşi dikkat çeker; zehir içmek pasif bir kabullenişken,
yüksekten atlamak "yaşamla ölüm arasındaki o gizemli geçişin en uzun
yaşandığı", bir nevi "özgürleşme" anı olarak romantize edilir.
Karakterler için intihar, bazen taşıyamadıkları ve üzerlerine yapışan o
"ten yükünü" sırtlarından atma çabasıdır.
Öte yandan Tami Hoag, Paranoya adlı
eserinde işin polisiye, gizem ve "geride kalanlar" boyutunu önümüze
serer. Bir intihar, aileler için asla sadece bir ölüm değildir; utanç, suçluluk
ve inkârla örülü bir duvardır. Romanda bir babanın, intihar eden oğlu için
"O benim için zaten ölüydü" diyerek reddedişi veya çevrenin
"Aslında kazaydı" diyerek olayı örtbas etme çabası, intiharın
toplumsal bir "leke" olarak algılanışını gözler önüne serer.
Sosyolojinin kurucu babalarından
Émile Durkheim, 1897 yılında yayımladığı ve bilim dünyasında bir deprem etkisi
yaratan "İntihar" adlı eseriyle, o güne dek hâkim olan tüm ön
kabulleri yerle bir etmiştir. Durkheim, masaya yumruğunu vururcasına net bir
tavırla, intiharın sanılanın aksine bireysel bir delilik nöbeti, genetik bir
miras ya da iklimsel bir sonuç olmadığını; tamamen "sosyal bir olgu"
olduğunu ilan etmiştir. Ona göre, bir toplumdaki intihar oranlarının artışı
veya azalışı, tek tek bireylerin o anki melankolisinden ziyade, toplumun
yapısal sağlığıyla, yani "kolektif bilinç" ve dayanışma ağlarının
gücüyle ilgilidir. İntihar, toplumun birey üzerindeki iki temel gücünün
(bütünleşme ve düzenleme) dengesinin bozulduğu anlarda ortaya çıkan yapısal bir
çatlaktır. Durkheim, bu denge bozukluklarını analiz ederek, intiharı dört ana
tipoloji üzerinden okumamızı sağlayan o meşhur kapıları aralar.
Durkheim'ın analiz ettiği ilk ve
modern toplumda en sık rastlanan tür, bireyin toplumla olan bağlarının kopması
sonucu ortaya çıkan "Bencil İntihar"dır. İnsan doğası gereği sosyal
bir varlıktır ve yaşamının anlamını ait olduğu gruplardan (aile, din, meslek
örgütleri) alır. Eğer "biz" duygusu zayıflar ve "ben" aşırı
derecede şişirilirse, bireyi hayata bağlayan o görünmez halatlar kopar ve kişi
varoluşsal bir boşluğa düşer. Durkheim bunu kanıtlamak için dinler tarihine
bakar ve çarpıcı bir istatistik sunar: Protestan toplumlarda intihar oranları,
Katoliklere göre belirgin şekilde daha yüksektir. Bunun nedeni teolojiktir;
Katoliklik sıkı bir hiyerarşiye, ortak ritüellere ve cemaat ruhuna dayanırken,
Protestanlık "serbest araştırmayı" ve bireyin Tanrı ile yalnız
kalmasını teşvik eder. Bu özgürlük, paradoksal bir şekilde bireyin koruyucu
kalkanını indirir ve onu yalnızlaştırır. Aynı şekilde, evli ve çocuklu
bireylerin bekârlara oranla daha az intihar etmesi, ailenin bireyi yaşama
bağlayan bir "toplumsal bağışıklık sistemi" gibi çalıştığını
gösterir.
Bencil intiharın tam zıddı olan
"Özgeci İntihar"da ise sorun bağların kopması değil, bireyin toplum
içinde adeta eriyip yok olacak kadar aşırı bütünleşmesidir. Bu tipolojide,
bireyin kendi hayatının, ait olduğu grubun değerleri yanında hiçbir hükmü
yoktur. Kişi, bir bunalım ya da mutsuzluk yüzünden değil, bir "görev"
bilinciyle, onurunu korumak ya da grubun beklentisini karşılamak için ölüme
yürür. Eski toplumlarda eşi ölen kadının cenaze töreninde kendini yakması,
batan bir gemiyi terk etmeyi reddeden kaptanın ölümü, Japon kültüründeki
samurayların onur intiharı (harakiri) veya savaşta arkadaşları için kendini
feda eden askerlerin durumu buna örnektir. Burada bireysellik o kadar siliktir
ki, ölüm bir hak değil, toplumsal bir zorunluluk, hatta bir erdem haline gelir.
Modern kapitalist toplumların en
büyük hastalığı olarak tanımlanan "Anomik İntihar", toplumun birey
üzerindeki düzenleyici etkisini yitirdiği, kuralların (normların) çöktüğü
dönemlerde ortaya çıkar. "Anomi", kuralsızlık demektir. Toplum,
normal şartlarda bireyin sınırsız arzularına bir "tavan" belirler ve
ona neye sahip olup neye olamayacağını söyler. Ancak büyük ekonomik krizler,
iflaslar ya da tam tersine ani ve beklenmedik zenginleşmeler sırasında bu tavan
çöker. Eski kurallar artık geçersizdir, yenileri ise henüz oluşmamıştır.
Özellikle ani zenginleşme dönemlerinde birey, her şeye sahip olabileceği
yanılgısına düşer; ancak arzu doyuruldukça daha da acıkan bir canavardır.
Nerede duracağını bilemeyen, hedeflerine ulaştıkça tatminsizliği artan ve bir
rehberden yoksun kalan birey, bu "sonsuzluk hastalığı" içinde
kaybolur ve yaşamına son verir.
Durkheim’ın teorisinde genellikle
bir dipnot olarak kalsa da sistemin tamamlayıcısı olan dördüncü tür,
"Kaderci İntihar"dır. Anomik intihardaki kuralsızlığın tam tersine,
burada bireyin hayatı aşırı disiplin, katı kurallar ve boğucu bir düzenleme
altındadır. Birey, geleceğinin tamamen kapatıldığını, kaderini değiştirme
şansının olmadığını hisseder. Efendisinin ölümüyle intihar eden köleler,
totaliter rejimlerin baskısı altındaki bireyler ya da çok erken yaşta
evlendirilip katı ataerkil kurallarla kuşatılan kadınların durumu buna
örnektir. Burada intihar, duvarları yıkılamayan bir hapishaneden,
değiştirilemez bir kaderden tek kaçış yolu olarak görülür. Durkheim, bu türü
modern toplumdan ziyade, bireysel özerkliğin hiç olmadığı despotik yapılara
özgü bir durum olarak nitelendirir.
Sosyolojinin diğer dev ismi Karl
Marx, intihar olgusuna Durkheim gibi istatistiksel tabloların veya entegrasyon
teorilerinin ötesinden, çok daha radikal ve politik bir pencereden bakar. Marx
için intihar, bireysel bir zayıflık ya da psikolojik bir çöküş değil,
"kötü örgütlenmiş bir toplumun" kendi kendine verdiği bir
itirafnamesidir. Marx, Jacques Peuchet’nin polis arşivlerinden derlediği
intihar vakalarını incelerken, bu eylemleri kapitalist sistemin insan doğasına
ne denli aykırı olduğunun en somut kanıtı olarak görür. Ona göre modern toplum,
ekonomik gelişme ve sanayileşme vaatleriyle parıldasa da, arka planda çarkları
insan etiyle dönen devasa ve acımasız bir makinedir. Bu makine içinde sıkışan
bireyin yaşamına son vermesi, aslında "Bu düzende, bu koşullarda insanca
yaşamak mümkün değildir" cümlesinin en trajik ve geri dönüşsüz halidir.
Dolayısıyla her intihar vakası, burjuva toplumunun yüzüne çarpılan bir tokat,
sistemin işleyişindeki ölümcül hatayı ifşa eden bir suç duyurusudur.
Marx’ın analizinin merkezinde,
kapitalist üretim biçiminin yarattığı o derin ve onulmaz
"yabancılaşma" (alienation) kavramı yer alır. Kapitalizm, bireyi
sadece emeğinden koparmakla kalmaz; onu ürettiği ürüne, içinde yaşadığı doğaya,
diğer insanlara ve nihayetinde kendi "türsel varlığına" (insanlığına)
yabancılaştırır. İşçi, fabrikada ürettiği nesneye sahip olamadığı gibi, o nesne
karşısında köleleşir; emeği yaratıcı bir faaliyet olmaktan çıkıp, sadece
hayatta kalmak için katlanılan bir eziyete, bir "ten yüküne" dönüşür.
İnsanlar arası ilişkiler, sevgi ve dayanışma yerine, rekabet ve çıkar
ilişkilerine ("nakit ödeme") indirgendiğinde, birey kalabalıklar
içinde derin bir ıssızlığa sürüklenir. Bu mutlak yalnızlık ve anlamsızlık hali,
yaşamı taşınması imkânsız bir ağırlık haline getirir. Marx’a göre, bir insanın
kendi varlığını yok etmek istemesi, aslında onun "gerçek insan
doğasının", kendisine dayatılan bu yapay, mekanik ve insanlık dışı yaşam
formuna karşı gösterdiği şiddetli bir reaksiyondur.
Bu bağlamda Marx, geçim
sıkıntısı, işsizlik ya da yoksulluk yüzünden canına kıyan bir insanı, kaderine
yenilmiş bir kurban olarak değil; sisteme karşı en son ve en radikal
"hayır" diyebilen bir protestocu olarak okur. İntihar, kapitalist
sistemin bireye dayattığı "ya köle ol ya da öl" ikilemine verilmiş
trajik bir cevaptır. Marx, özellikle kadın intiharlarını incelerken, burjuva
ailesinin ikiyüzlü ahlakını ve kadını bir mülkiyet nesnesi olarak gören
ataerkil yapıyı da sert bir dille eleştirir. İster ekonomik nedenlerle olsun
ister ailevi baskılarla, intihar eylemi, bireyin kendisine sunulan "sahte
varoluşu" reddetmesidir. Marx için intihar eden kişi, bu eylemiyle aslında
kurulu düzene karşı sessiz ama sağır edici bir çığlık atmakta; yaşanabilir, insani
ve özgür bir hayatın bu sistem içinde imkânsız olduğunu bedeniyle
kanıtlamaktadır.
Georges Minois’in titiz bir
"ruhsal arkeoloji" çalışmasıyla ortaya koyduğu gibi, insanlığın kendi
canına kıyma eylemine bakışı, yüzyıllar içinde baş döndürücü bir evrim
geçirmiştir. Bu serüvenin en karanlık durağı şüphesiz Ortaçağ Avrupası’dır. O
dönemde kilisenin ve feodal düzenin mutlak hâkimiyeti altında intihar, sadece
bir ölüm biçimi değil, işlenebilecek en büyük günah, Tanrı’ya karşı yapılmış
küstahça bir başkaldırı olarak görülürdü. Teolojik bakış açısına göre can,
kulun kendisine ait değil, Tanrı’nın bir emanetiydi; dolayısıyla intihar eden
kişi, Tanrı’nın can alma yetkisini gasp etmiş, yani bir nevi "Tanrıcılık
oynamış" sayılırdı. Bu yüzden intihar, cinayetten bile daha ağır bir
suçtu; çünkü katil tövbe edebilirdi ama intihar eden, "son nefesinde"
bu günahı işlediği için ebedi lanete mahkûmdu. Bu zihniyetin pratik sonuçları
ise tüyler ürperticiydi: İntihar eden kişinin cezası ölümüyle bitmez, bedeni
üzerinde devam ederdi. Cesetler bir suçlu gibi aşağılanarak sokaklarda sürüklenir,
kutsal topraklara (mezarlıklara) gömülmeleri yasaklanır, bazen bir hayvan leşi
gibi çukurlara atılır, bazen de ibret olsun diye asılırdı. Cezalandırma sadece
ölüyle sınırlı kalmaz, geride kalan ailesini de ezerdi; intihar eden kişinin
tüm mallarına devlet veya senyör tarafından "müsadere" yoluyla el
konulur, mirasçıları sefalete sürüklenirdi. Ortaçağ insanı için intihar,
kulaklarına fısıldayan şeytanın bir oyunu, korkunç bir "vesvese" ve
mutlak bir lanetti.
Zamanın çarkları dönüp
Rönesans’ın ışığı Avrupa’ya vurduğunda ve ardından Aydınlanma Çağı geldiğinde,
intihar olgusu kilisenin karanlık mahzenlerinden çıkıp filozofların çalışma
masalarına taşındı. Antik Yunan ve Roma metinlerinin yeniden keşfedilmesiyle
birlikte, Seneca’nın, Cato’nun veya Lucretia’nın "onurlu ölümleri"
yeniden hatırlandı. İntihar artık sadece "şeytani bir sapma" değil,
insan iradesinin ve özgürlüğünün bir tartışma sahasıydı. Montaigne’den Hume’a
kadar pek çok düşünür, "İnsanın, kendisine dayatılan acı dolu bir yaşamı
reddetme hakkı var mıdır?" sorusunu cesurca sormaya başladı. Bu dönemde
intihar, teolojik bir suçtan ziyade felsefi bir hak, stoacı bir kaçış veya
onurunu korumak isteyen bireyin son sığınağı olarak yeniden yorumlandı. Birey,
Tanrı’nın bir kulu olmaktan çıkıp kendi kaderini tayin eden bir
"özne"ye dönüştükçe, intihara bakış da yumuşamaya, en azından
"anlaşılmaya" başlandı. Eylem hâlâ ürkütücüydü belki ama artık
arkasında mutlak bir "kötülük" değil, bazen bir melankoli, bazen de rasyonel
bir tercih aranıyordu.
Modern çağla birlikte ise sarkaç
tamamen diğer uca savruldu; efsun bozuldu, yerini bilimin soğuk kavramlarına
bıraktı. 19. ve 20. yüzyılda tıp, psikiyatri ve sosyolojinin yükselişiyle
intihar, ahlaki veya felsefi bir sorun olmaktan çıkıp teknik bir "vaka"
haline geldi. Artık o ne bir günahtı ne de bir suç; tedavi edilmesi gereken
tıbbi bir patoloji, nörokimyasal bir dengesizlik veya Durkheim’ın tablolarında
birer rakama dönüşen sosyolojik bir istatistikti. Rahibin yerini psikiyatrist,
aforoz tehdidinin yerini antidepresanlar ve terapiler aldı. Devletler artık
intihar edenlerin mallarına el koymuyor, bunun yerine intihar oranlarını
düşürmek için kamu spotları hazırlıyor, kriz masaları kuruyor ve önleyici
sağlık politikaları üretiyordu. İntihar, modern bürokrasinin yönetmesi gereken
bir "halk sağlığı sorunu"na indirgendi. İnsan ruhunun o karmaşık
çırpınışı, ICD kodlarıyla sınıflandırılan, nedenleri ve sonuçları laboratuvar
ortamında incelenen bir "bozukluk" etiketi yedi.
Ancak tarihsel etiketlerin ve
tanımların bu denli dramatik bir şekilde değişmesi, meselenin özündeki o yakıcı
gerçeği, "acı çeken insanın deneyimini" değiştirebildi mi? Ortaçağ
rahibinin "şeytanın vesvesesi" dediği, Rönesans filozofunun
"melankoli" olarak adlandırdığı, modern psikiyatristin "majör
depresyon" veya sosyologun "anomi" tanısı koyduğu şey, aslında
özünde hep aynı karanlıktır. Necip Fazıl’ın kahramanı Hüsrev’in o incir ağacına
bakarken hissettiği varoluşsal boşluk, yüzyıllar önce bir Ortaçağ köylüsünün
veya bugün bir metropol çalışanının hissettiği boşlukla aynı dokuya sahiptir.
Kavramlar, teoriler ve yasalar değişse de, insanın kendi varlığıyla yüzleştiği
o tekinsiz uçurumun derinliği sabittir. Tıbbın "serotonin eksikliği"
demesiyle dinin "iman zayıflığı" demesi, o an tetiği çeken parmağın
veya ipi boynuna geçiren elin titremesini dindirmez. Dolayısıyla tarih,
intihara verilen "isimlerin" tarihidir; acının kendisi ise zamansız
ve isimsiz kalmaya devam etmektedir.
Sonuç Yerine: İncir Ağacını
Kesmek Çözüm mü?
Hüsrev’in annesi incir ağacını
kestirdiğinde oğlunu kurtaramadı. Bugün biz de sadece istatistik yayınlayarak,
"hayat güzeldir" diyerek veya yüzeysel önlemler alarak bu sorunu
çözemeyiz.
Sadece ölenlerin ardından tutulan
raporlar yetmez. Tamamlanmamış intihar girişiminde bulunan bireylerle,
yargılamadan, damgalamadan, onları anlamaya yönelik derinlemesine görüşmeler
yapılmalı. Onları o uçurumun kenarına getiren şey neydi? Ekonomik çaresizlik
mi? Derin bir yalnızlık mı? Yoksa Hüsrev gibi geçmişin hayaletleri mi?
Suçu önlemek için yapılan
projeler gibi, intiharı da "düşünce aşamasında" yakalayacak sosyal
destek mekanizmalarına ihtiyacımız var. Adliye, Emniyet ve Sağlık
kuruluşlarının verileri birleştirilerek risk haritaları oluşturulmalı. Ama en
önemlisi, birbirimizin gözlerinin içine daha dikkatli bakmalıyız.
Çözüm, ağaçları kesmekte değil; o
ağaçların kök saldığı toprağı iyileştirmekte, insanı hayata bağlayan damarları,
yani dayanışmayı, adaleti ve şefkati yeniden tesis etmekte yatıyor. Aksi
takdirde, Hüsrev'in o son cümlesi, modern toplumun vicdanında yankılanmaya
devam edecek: "Ne yapayım anne, kestiniz incir ağacımı..."

Yorumlar
Yorum Gönder