Kültürel Fay Hatlarındaki Yaralı Bilinçler

Soğuk Savaş’ın ideolojik kutuplaşmalarının sona ermesiyle birlikte küresel sistem, Francis Fukuyama’nın müjdelediği o doğrusal ve iyimser "tarihin sonu" anlatısına sığınmak istemişti. Liberal demokrasinin nihai zaferi olarak ilan edilen bu süreç, rasyonel aklın ve serbest piyasanın tüm kültürel farklılıkları eriteceği bir "küresel köy" vaat ediyordu.

Ancak Samuel P. Huntington, 1993 yılında yayımlanan sarsıcı teziyle, geleceğin çatışma dinamiklerinin ekonomi ya da ideoloji değil, medeniyetler arası kültürel fay hatları olacağını ileri sürerek bu liberal illüzyonu parçaladı.

Huntington’ın perspektifinden bakıldığında dünya; Batı, İslam, Ortodoks, Hindu ve Konfüçyüs gibi ana bloklara bölünmüş durumdaydı. Bu bloklar arasındaki etkileşim, "kin-country" (akraba ülke) dayanışması üzerinden şekillenmekte ve küresel güvenlik mimarisi bu görünmez duvarlar etrafında yeniden inşa edilmekteydi.

Huntington’ın dışsal ve jeopolitik olarak tanımladığı bu çatlak, İranlı düşünür Daryush Shayegan’ın "Yaralı Bilinç" kavramsallaştırmasıyla birleştiğinde, meselenin sadece sınır hatlarında değil, bireyin ve toplumun ruhsal derinliklerinde, bizzat "düşünce mabetlerimizde" yaşandığı gerçeğiyle yüzleşiriz.

Huntington’ın "yırtılmış ülkeler" (torn countries) olarak kategorize ettiği Türkiye, Rusya ve Meksika gibi devletler, aslında Shayegan’ın ifadesiyle "birbiriyle bağdaşmaz dünyalar arasındaki çatlağa düşmüş" birer kolektif bilinç temsilidir. Bu ülkeler, bir yandan Batı medeniyetinin teknolojik ve idari standartlarına eklemlenme arzusu taşırken, diğer yandan kendi tarihsel ve dini köklerinin çekim alanından kopamamaktadır.

Özellikle Türkiye örneğinde bu durum, Cumhuriyet modernleşmesinden bu yana süregelen bir "kimlik şizofrenisi" halini almıştır. Buradaki trajedinin özü, Shayegan’ın titizlikle vurguladığı şu muğlak tutumda gizlidir: "Teknik katkıyı muhafaza edelim ama tekniği kuran metafiziği yasaklayalım."

Modernliğin getirdiği dijital imkanları, savunma sanayii teknolojilerini ve tüketim konforunu büyük bir iştahla içselleştiren, ancak bu araçların arkasındaki eleştirel düşünceyi, Aydınlanma mirasını ve rasyonel sorgulama kültürünü reddeden bir toplum yapısı, yaralı bilincini iyileştirmek yerine onu derin bir felce sürüklemektedir.

2025 Türkiye'sinde bu durum, sosyal medya mecralarında bir yanda en modern "influencer" yaşamlarının kutsanması, diğer yanda ise en katı geleneksel/dini dogmaların savunulması şeklindeki paradoksal bir manzarada vücut bulmaktadır.

Shayegan’a göre bu zihinsel çatlama, dışarıdan dayatılan bir jeopolitik kaderden ziyade, "tarihin randevusunu kaçırmış" olan medeniyetlerin yaşadığı bir kronolojik travmadır. Tarih, “bu uygarlıkların yokluğunda”, onların müdahalesi olmadan Batı merkezli olarak oluşmuş; tarihsel koordinatlar bütünüyle başka yerlere savrulmuştur. Bu "tarihsel dışlanmışlık" hissi, yırtılmış toplumlarda kronik bir hınç ve reaksiyoner bir kimlik inşasına neden olur.

Bu zihinsel çarpıklıkların temelinde, faili sürekli dışarıda arama eğilimi (eksternalizasyon) yatmaktadır. Toplumsal başarısızlıklar, ekonomik krizler veya kültürel gerilemeler; sürekli çehre değiştiren "kalleş İngiliz", "üst akıl" veya "hain küresel odaklar" gibi ezeli düşman kurgularıyla açıklanmaya çalışılır.

Bu kaçış bahanesi, öz-eleştiri mekanizmasını (eleştirel akıl) devre dışı bırakarak, geleneğin modernlik sonrasına (postmodern) çarpık ve grotesk[1] bir biçimde yapışıp kalmasına neden olmaktadır.

Günümüz küresel dinamikleri, Ukrayna Savaşı’ndan Çin-Batı ticaret savaşlarına kadar pek çok noktada Huntington’ın fay hatlarını doğrular görünmektedir. Ancak 2025 Türkiye'sinde bu fay hattı artık sadece "laik-dindar" ekseninde değil, "küresel-yerel", "dijital-geleneksel" ve "rasyonel-komplocu" gibi daha karmaşık katmanlarda seyretmektedir.

Altyapılardaki biçim değişikliklerinin kafaları değiştirmeye yetmediği bu ortamda, yeni ve daha köktenci merkezler oluşmaktadır. Ancak bu yeni merkezler, gerçekliği yakalamak yerine çölde rüzgarla yer değiştiren kumullar gibi aynı kısır sloganları ve aynı nakaratları tekrar etmektedir.

Gerçeklikle aramıza giren bu "yanılsama perdesi", toplumsal diyaloğu imkânsız kılarak her türlü değişimi bir yabancılaşma sürecine dönüştürmektedir. Shayegan’ın belirttiği gibi, "farklı ontolojiler arasında akım geçmemesi", toplumun bir yarısının rasyonalizmin sınırlarında, diğer yarısının ise iman ile bilginin birbirinden koptuğu yaralı bir coğrafyada yaşamasına neden olmaktadır.

Bu bölünme sadece coğrafi değil, başkasına devredilemez bir ontolojik kaderdir. Türkiye gibi "yırtılmış" ülkelerin bu krizden çıkışı, şer sorumluluğunu hayali dış güçlerde aramak yerine, bizzat "kafaların alt üst edilmesi" ve geçmişin rasyonel bir süzgeçten geçirilerek onarılmasıyla mümkündür.

Aksi takdirde, eleştirel aklın yokluğunda gelenek, sadece bir "nostalji nesnesi" veya bir "siyasal silah" olarak kalacaktır. Birbiriyle bu kadar karşıt modellerin aynı sosyal doku içinde çarpıştığı bir dünyada, birey gerçeklikten kopma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu çatlama deneyini ruhunda taşıyan "yaralı bilinçler" için, dünyayı kendi dar dogmalarının aynasından seyretmek, eli kulağında olan o kültürel ve toplumsal yok oluşu hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.




[1] Mimarlık terimi: eskiçağ Roma yapılarında bulunan, insan, hayvan ve çiçek figürlerinin gülünç bir biçimde birleşmeleri biçimindeki abartılı süsleme tarzı.

Tiyatro terimi: kaba gülünçlüklerden, tuhaf ve olmayacak şakalaşmalardan yararlanan, bağdaşmaz durumları, karşıt görüntüleri şaşırtıcı biçimde birleştiren, temelde ciddi ama görünüşte gülünç ve abartılı olan güldürü tarzı.

  

  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

2025'i Uğurlarken: Yapay Zekâ, Büyük Devrim ve Derinleşen Dijital Uçurum

‘Kullan-At’ Toplumu ve Geçicilik Kültürü

Şeytansız Bir Dünyanın Sessizliğine Kim Katlanabilir?